Beklemek parmaklarını kısaltan bir şeydi. Derisini eriten ve tüylerinini yakan bir şey. Bedenini kendisine dair hiçbir iz kalmayıncaya kadar değiştiren.

Şaşkınlığı ve paniği geçtiğinde, tam altında açılan deliğin aslında bir kuyu olduğunu fark etti. Duvarları taşlarla örülmüştü. Bir süre sonra her yer yosunla kaplandı. Görmedi. Işık onunla gelmemişti. Yukarıda, ufak bir nokta halinde bekliyordu.

Dönmesini mi? Pek sanmıyorum. Yalnızca ne olacağını merak ediyor olmalıydı. Şaşkın gibiydi.

Bu yüzden… Görmedi. Ama hissetti. Yosunların asidi ve taşların keskin yüzeyleri… Daha önce hiç su görmemiş, yine de binlerce yıldır suyla dolu beklemiş bir kuyu gibiydi. İmkansız olduğunu düşünüyorsan, burayı görmediğin içindir.

Düşüş uzundu. Uzun olduğu için sıkıcı, sıkıcı olduğu kadar hızlı, hızlı olmasına rağmen aynı.

Susuzluk. Açlık. Delilik.

Zaman geçiyordu. Sabit durmak bir seçenek değildi. Saatler, yıllar, ömürler…

İmkansız.

Yere çarpmadan önce ölecekti.

Şansı varsa. Yoksa birer ikişer çatlaklardan ortaya çıkan ve anında geride kalan ufak yaratıklara yem olacaktı. Şimdi ışığın neden beklediğini, aşağıya gelmediğini anlıyorum. Yanılmışım. Karanlığın mı, yoksa bu yaratıkların mı onu daha hızlı delirteceğini bilemiyor olmalıydı.

Ve delilik, susuzluktan ve açlıktan önce gelir de onu öldürmezse, aşağıda bekleyen o şeyin dikkatini çekebilirdi.

Zamandan çok öncesinden beri uyuyan ve yıldızların doğru olduğu anı bekleyen o şeyi.

Dünyada ölümden, karanlıktan veya delilikten kötü şeyler var.

Hepimiz değişiyoruz.