3.

romanın devamı için geriye dönmek gerek.

Okurlar, gazetelerin kitap eklerinden, edebiyat dergilerinin incelemelerinden, internet sitelerindeki yorumlardan etkilenmiş beğenilerle gezdikleri kitapçıların, kütüphanelerin ve sahafların raf önlerinde, tek başlarına yetemediklerinden bir görevliyle akıllarındaki kitap isimlerini kapaklarda, sırtlarda arıyorlar, çoğunlukla türüne, yeniliğine, çoksatarlığına, kütüphanenin kataloglama sistemine göre orada durması gereken kitapları bütünüyle alakasız bir rafta, lazım olduğu günden çok sonra şans eseri bulununcaya kadar kayıp bırakarak başka olanaklara yöneliyorlar; bu başarı, Yekten Manidar isimli adamın, insanların işlerini zorlaştırmayı, aradıkları yerine pes ederek gördükleri başka kitapları almak zorunda bırakmayı sektörleştiren bir ajansın alt kademelerindeki işçisi olarak görevini yerine getirdiğini gösteriyordu.

Ajansın bir ismi olmadığı gibi, kurucusu, başında kimin bulunduğu da bilinmiyordu. İşçilerine para ödendiğini bile Yekten Manidar görmemişti.

Hatta başka herhangi bir işçi görmüşlüğü yoktu.

İşe nohut konservesinin içindeki notla alınmıştı.

Not ikinci kere okuyamadan dağılıp gitmişti.

Şüpheli bir durumdu.

Ama yaratılan gizliliğin derinliğinden, ima etmese de kendisi için çalışanları şimdi üç kuruş vererek lekeyemeyeceği bir servete sahip edebileceğini, yirmi yaşındaki aç, işsiz, cahil bir adam rahatlıkla anlayabilirdi. Mesleğinde başarılı olmaksa, o servete şimdi sahipmiş gibi görünmesinden geçiyordu, yoksa hiçbir kapıdan içeri fark edilmeden giremezdi. Düzgün giyinilmeliydi. Kılık kıyafetini bulduğu bir kot pantolon, yüreği parçalanarak çaldığı siyah bir gömlekle düzeltmişti. Terliklerine yapacak bir şey yoktu, zaten göze öyle batmıyordu. Temiz olmalıydı. Kendisine yapılan yardımlarla kaldığı bir camii vardı. Düzenli yıkanıyor, tıraş oluyordu. Bunu da rahatlıkla halletmişti. Tanınmamalıydı. Saçlarını, çöpten bulduğu bir tüpteki boyayla kahverengiden siyaha çevirmişti. Teninin beyazlığını kapatmak için günlerce yüzünü güneşe tutmuş, ucu şişik burnunun ve sönük elmacık kemiklerinin üstü kızarmış, soyulmuştu. Lensi olsa, gözlerinin elasını da değiştirir, güneş gözlüğü olsa kapatırdı.

“Ellerinizi çekmeniz sizin için daha iyi olur. Yakamı bırak, sakince konuşalım. Ne demek rafları dağıtıyorum? Topla kardeşim, görevin değil mi? Beni dışarı atamazsınız,” derken, üç buçuk aylık kariyerinde ilk defa yakalanmanın paniğini yaşıyordu.

Onu dışarı atmadıklarında rahatlamaya, işi profesyonelce abartarak özür talep etmeye başlayacaktı ki, hiç konuşmayan tezgahtarlar onu bir odaya kapadı.


Bu yazı, Eksilti adlı kısa romanın bir bölümüdür.