Çaydanlıkta kahve için su ısıtıyordum. Epey öncesi, belki bir yılı geçmiştir. Işığı yakmadan, hadi diyeyim ki olsa olsa bir şey yapıyorsam önümü göreyim diye koridorun ışığını yakıp, mutfak balkonunun kapısıyla perdelerini açarak otururdum ve üşüdüğümü hatırlamadığıma göre yazdı. Su ısıtıyor olduğuma göre de biraz aydınlık olmalıydı.

Masanın üstü harbiden karışıktı, bak onu net hatırlıyorum: Şişeler, kaplar, tabaklar… Kenara itilebilecek yer varsa orası bana göre toplu sayılıyordu. Şimdileri öyle dağınık bir yerde yaşamıyorum; ama bu benim artık derlenip toparlanmamla alakalı bir durum değil, beni derleyip toparlamalarıyla alakalı.

Neyse, sırtım masaya dönüktü, ara ara ocağın alevine makarna sokup tutuşturuyor, evi kokutuyordum. Buhar yüzüme vuruyordu. Ensemden girip adem elmamı yakalayan bir duygu, çok sesli kalabalığıyla bana bir şeyler anlatmaya çalıştı, dinledim, anlamadım, su fokurdayınca kesildi.

Sonraları uzun aralıklarla bir iki kere daha duyar gibi oldum.

Artık duymuyorum ve hangi duyguyu kaybettiğimi merak ediyorum.