Kaldırımı aşabilsin diye tavanda biten pencerelerin yarısından çoğu sıva. Güneş içeri girdiğini kendine zor belli ediyor. Arada araba geçerse karanlık diyor tozlar, karanlık oluyor.

Az pişmiş istedi, sinirsiz ve yağsız. Bifteği geldiğinde gözleri kocaman. Ne bir belli etme garsona parası olmadığını ne borç yapabileceği bir yakınlık. Yalayıp yuttu ve oh, diğer müşteriler gibi kurularak sandalyesine, yani iyice bir yaslanıp pantolonunu kalçasında geriveren bir kaykıymayla:

“Günler ne çabuk geçiyor, siz değil miydiniz kış uykusuna yatan?”

Adam, sen bir ayısın ve utanıyor, başını diğer yana çeviriyorsun, oradan da doğrudan domuzların yemeği. Fena ki ne fena, önüne dönüyor başın. Konuşsaydın ya adamla, öğünün eksik tatlısı

Ayının kafası üzerinden pencereye bakıyor, hop biri düşüyor, pat bir balon, çocuklar içeri doluşup; ama doluşmadan önce hoppadanak kadının kafası düşünce pencerenin önüne, yerden sekiyor, bir bot coooork diye kafasına basarak cama koyu kırmızı ve biraz beyaz, diğer pencerede ayakları tutulup bedeni ıslık gibi süpürülerek yerden

Çocuklar şimdi sıralarını beklemiş, daha sakin, sinmiş, herkesin masasına sandalyesine üçer beşer çıkmış ve hafiften oturmuş, kendilerini buluyorlar.

Atmosfer daralıyor. Mevsimin gittiği salonlarda dans gece başlıyor. Havanız şaraplarınıza batsın, gün bir türlü dönüyor.

Biraz hava alabileyim diye başımın üst tarafında biten burnumun yarısından çoğu tıkalı. Soluklandığımı sesten ayırt ediyorum. Hava diyorum, çocuklar doluşuyor. Şişkin balonlar tutuyorlar ve içlerinde minik et parçaları var.